Biraz iddialı giriş olsa da zaman zaman herkesin düşündüğünü sandığım bir soru bu. Dünyayı kim yönetiyor? Tanrı mı para mı?
Tek bir Tanrı’nın varlığı ve hakimiyeti kesindir. Bütün ilahi dinlerin inandığı Tanrı tektir. Bütün ilahi dinlerin uğruna savaştığı Tanrı da tektir ve aynıdır; yöntemleri ve teknikleri farklı olsa da. O halde hangi sapık ve sapkın düşünceler bin yıllardır süren bu savaşların galibi ya da mağlubu?
Dünyayı kim yönetiyor? Dünyayı yönetenlerin “Tanrı” dediği, gerçekte bu söylediklerine inanmadıkları yaptıklarından belli. Yalnız üzerinde düşünmemiz gereken, onların “Tanrı”sı kim? Gerçek, ilahi Tanrı mı yoksa kimilerinin Tanrı olarak gördüğü “para” mı?
Fazla söze gerek olmadığı düşüncesindeyim. Dünyanın içine düştüğü buhran herkesi etkiliyor ya da etkileyecek. Bizleri etkilemese bile gelecek kuşakları, çocuklarımızı, geleceğimizi etkileyecek.
Dünyayı kim yönetiyor? Lütfen düşünün! Bu tür sorulara cevap arıyor olmamız, zamanında dünyayı yönetenlerin düşünmemesinden kaynaklanıyor. Lütfen düşünelim. Unutmayalım ki insanları diğer canlılardan ayıran temel özellik düşünebiliyor olmamızdır.
A. Ç. / 19.08.2006

HİTABET SANATI
“Hitabet ilmi, fazilet ve iyiliği görünürcesine resimlerle süslemektir.” Bacon
“Dil aklın ayak izleridir.” Francis BACON
Dilin dört temel beceri alanı vardır. Bunlar; konuşma, yazma, okuma ve dinlemedir. Bir dilin öğretilmesinde ve bu dili etkili biçimde kullanmada bu dört unsur birbirini tamamlar. İnsanlar konuşarak ve yazarak anlatır; okuyarak ve dinleyerek de anlarlar. En önemli beceri hangisidir diye sıralamaya girmek istersek çeşitli durumlar karşısında çeşitli tanımlamalar yapmak zorunda kalırız. Ancak şunu herkes kabul eder ki konuşma, hayatımızda en fazla kullandığımız beceri alanıdır.
Konuşma üzerine yazılmış bir çok kitap ve yapılmış bir çok uygulama ile çalışma vardır. Hangilerinin daha başarılı ve faydalı olduğundan çok, biz neler yapabiliriz sorusu daha önemlidir.
Hitabet, Yunancası ile Rhetoric, bir diğer ifadesi ile ise Güzel Konuşma Sanatı. İnsanı diğer canlılardan ayıran en temel özellik onun düşünebilen ve konuşabilen bir canlı olmasıdır. Konuşma bir diğer ifadesi ile de düşüncenin hareketidir. Burada genelin içinde küçük bir ayrıma gitmek gerekir. Çünkü her konuşan düşünemez; her düşünen de konuşamaz.
Toplumsal ve bireysel yaşayış ve alışkanlıklar, baskılar ve özgürlükler… sonucu, toplumlarda dönem dönem konuşmaya, fikirleri açıklamaya, yeni fikirlerin tartışılmasına önem verilirken kimi zamanlarda ise susmaya, düşünceleri gizlemeye önem verilmiştir. Bu anlayış ve uygulamaya Türk toplumunda da rastlanmaktadır. Ata sözlerimiz ve deyimlerimiz bunun en güzel örnekleri ile zengindir. Örneğin;
“Söz gümüşse sukut altındır.”,
“Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.” ,
“Dilini tut danayı güt.”
Belki de en güzeli şudur:
“Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa anlaşır.”
Kimi susmayı kimi konuşmayı vurgular ve öğütler. Zamanında konuşturulanlar konuşmayı öne çıkarır; zamanında susturulanlar ise sessiz kalmayı, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” anlayışını devam ettirirler.
Descartes, “Düşünüyorum, öyleyse varım.” derken düşüncenin önemini vurgular. Yunus Emre ise;
Sözünü bilen kişinin
Yüzünü ağ de bir söz
Sözünü pişirip diyenin
İşini sağ ede bir söz
Söz ola kese savaşı
Söz ola kestire başı
Söz ola ağulu aşı
Bal ile yağ ede bir söz
Kişi bile söz demini
Demeye sözün kemini
Bu cihan cehennemini
Sekiz uçmağ ede bir söz.
diyerek düşünerek söylenen sözün önemini çok sade bir şekilde dile getirir.
İnsanoğlu konuşmak zorundadır. Konuşma, düşüncenin serbestliğini kazanmasıdır. İnsan da düşünen olduğuna ve düşüncenin dışarıya vurumu sözle olduğuna göre düşüncelerini belli bir akış içinde dışa vurmak zorundadır. İnsan ancak konuşarak insan olma özelliklerini devam ettirebilir.
“ Geleceğinizi berbat etmemesi için, konuşmanızı bir parça düzeltin.” Shakespeare
Ahmet Çaylar
26/06/2006
Lacivertsanat Dergi Mart-Haziran 2007 S. 1 s. 12

TÜRKÇE CUMHURİYETİ
Giriş
MÖ 551-479 yılları arasında yaşamış olan Çin düşünürü Konfüçyüs;
“Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsaydınız yapacağınız ilk iş ne olurdu?” sorusuna şöyle cevap vererek dilin önemini çok güzel ifade eder:
“ Hiç kuşkusuz, dili gözden geçirmekle işe başlardım. Dil kusurlu olursa, sözcükler düşünceyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılamazsa, yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Ödevler gereği gibi yapılamazsa, töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. İşte bunun içindir ki hiçbir şey dil kadar önemli değildir.”
Peki ya biz…
“Türklüğün vicdanı bir;
Dini bir, vatanı bir;
Fakat hepsi ayrılır,
Olmazsa lisânı bir.”
diyen Ziya Gökalp'i unuttuk mu?
Karamanoğlu Mehmet Bey'in bir fermanı vardı; hatırlayanımız, uygulamaya çalışanımız var mı acaba?..
" Şimden girü hiç kimesne kapuda ve divanda Türk dilinden gayrı dil söylemeye. Defterleri dahı Türkçe yazalar." (13 Mayıs 1277)
Dilde son zamanlarda artan yozlaşma-bozulma, dilimizin geleceğinde olduğu kadar milli varlığımızın devamını sağlayabilmek açısından da çok büyük bir tehlikedir. Bu tehlike, Türkiye ve Türkçe Cumhuriyeti’nin en önemli sorunlarından biri olmasına rağmen yeterli önemi görmemektedir.
Dilimizde çok güzel karşılıkları bulunan kelimeler yerine yabancı kelimeleri imlalarıyla beraber kullanmak "entellik" olarak algılanarak "sözde aydınlarımızın" sayısındaki artış oldukça endişe vericidir. Çünkü Muharrem Ergin’in şu tanımı unutulmaktadır:
Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabii bir vasıta, kendisine mahsus kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli antlaşmalar sistemi, seslerden örülmüş içtimai bir müessesedir. (2) Böyle bir yapıyı bozmak kurmaktan daha kolaydır. Koruyup geliştirmek ise daha zordur.
“Büyük Uyanış” başlamalı!
Atmayın! Örnek Verin...
"Bana kusursuz bir dil verin, sana büyük bir millet yaratayım." G. W. Leibniz
Niye atıyoruz? Attığımız nedir? Türkçe “örnek vermek” varken, dilimize Arapça’dan girmiş ancak Türkçeleşmiş “misal” kelimesi varken niye atıyoruz?
Misal kelimesinin Türkçe Sözlük’te iki anlamı verilmiştir. 1. Örnek olarak alınabilen, gösterilen şey, örnek. 2. Benzer, eş gibi.
Örnek kelimesinin ise Türkçe Sözlük’te altı anlamı verilmiştir. Ayrıca devamında “örnek almak”, “örnek olmak”, “örneğini çıkarmak” gibi türevlerinin anlamları açıklanmaktadır.
“Örnek vermek” kullanımının yerine kullanabileceğimiz şekli olarak, Türkçe Sözlük’te “örneğin” kelimesinin de; söz gelişi, söz gelimi, söz misali, örnek olarak, mesela şeklinde açıklamaları verilmiştir. (1)
Hal böyleyken niye atıyoruz? Niye söz gelişi, söz misali, örneğin… kelimelerini kullanmıyoruz?
Geyik Muhabbeti
“ Geleceğinizi berbat etmemesi için, konuşmanızı bir parça düzeltin.” Shakespeare
“Yârenlik etmek, sohbet etmek, muhabbet etmek” gibi kullanımlarımız varken niye geyik muhabbeti yapıyoruz?
Nasıl bir dil kullanıyoruz? Dilimizi bu kadar kolay ve vicdansızca nasıl bozabiliyoruz? Şaşırmamak mümkün mü? Atarak tutarak saçma sapan kelimelerle, ne olduğu belli olmayan kelimelerle-kullanımlarla nece konuşuyoruz?
Güzel, hoş GEYİK MUHABBETLERİNDE birbirimize dilimizin hangi güzel anlamlı kelimeleriyle hitap ediyoruz! Etkili, oldukça “cool” kişilerle “relax” bir ortamda birbirimizi, dilimizi ne kadar seviyoruz?
Sonuç
Bir Mektup
“Nihayet part-time bir iş buldum.Öyle extradan bir enerjide harcamıyorum.Kıyafet serbest ; çekiyorum blue-jean’imi , üstüne de bir sweetshirt , yetiyor işte.Evin olduğu sokağın köşesinde Supercorner adında bir süpermarket var.Oradan fastfood bişeyler alıp stüdyo ofisimin yolunu tutuyorum.Ardından kulağımda walkman , slow melodilere eşlik ederek kahvaltımı yapıyorum.Bir coach’a yerleşip butona bastıktan sonra , radyo perfect bir trip alıyor.Class FM’i , Best’i , Radyo Blue’yu geç ; bugünlerde en çok My Radio’ya takılıyorum… Finish saatinde Lunch-Cafe’de bir şeyler atıştırdıktan sonra down town’a inip showroomlara baka baka eve dönüyorum.Eve girip kapıyı kapattıktan sonra genellikle ilk işim mouse’a sarılmak oluyor.Malum , short chatleşmeler beni tatmin etmez.Gerçi şu sıralarda e-mailler için word bulma stresi de yaşıyorum.Bir süre sonra e-mailleşmeler de bana monoton geliyor.Sıkılınca TV-guide’ı kaptığım gibi ekran başına geçiyorum.Önce zaping yapıyorum ; Flash , Star , Teleon , Show… Ne ararsan var bu dünyada.En iyisi magazin haberlerine bakmak ; haftanın in’lerini , out’larını görmeden olmaz.Ama Top-Secret’tan mı start vermeli eğlenceye , Best of Huysuz Show’dan mı , yoksa Number One olan Televole’den mi? Bir türlü karar veremiyorum.Neyse , epey geç olmuş zaman , şimdi biraz çıkayım artık.Ne de olsa outdoor aktiviteler bu saatten sonra başlıyor.Mektuba da eve dönünce takılırım…”(3)
Bizlerde Türkçe takılıyoruz! Ya siz?
Dilimize gereken değeri vermediğimiz sürece, yabancı dilden kelimeler alarak “tarzanca” konuşmaya özenerek, dükkânlarımıza yabancı adlar vererek tam bağımsız olduğumuzu, bağımsız kalacağımızı söyleyebilir miyiz?
Unutmayalım! Cemil Meriç’in güzel tanımlamasıyla “Kamus, bir milletin namusudur.” Namusumuza sahip çıkmak bizim elimizdedir.
Ahmet ÇAYLAR
Kaynakça:
1.Türkçe Sözlük (1998), TDK
2.Ergin, Muharrem (2000), Türk Dil Bilgisi, Bayrak Yayınları
3. Halime Gök, TDK, Türk Dili dergisi, S.617