Sanıldığının aksine kelimelerin anlam gücü gönlü anlatmaya yetmez. Kelimeler kimi zaman kifayetsiz kalır.
İnsanlara ayrılık yoktur. Ayrılık, gerçek anlamda gönüllerin ayrılmasıyla yaşanır. Mekân ayrılığı bu bağlamda önemini yitirir. Yaşadığımız yüzyıl bilişim çağıdır. Teknolojinin insanları hissizleştirdiği iddia edilse de teknoloji amaca uygun kullanıldığında his dünyamızı güçlendireceği inancına sahibim. Dolayısıyla his dünyasının mekânı yoktur. Hayat insanların yapamadıkları, yaşayamadıkları bu gerçek üzerine kuruludur.
Zaman zaman yaşça bizden büyüklerin vurgulamaya çalıştığı “değerlerin yitimi” kavramı his dünyası vasıtasıyla gönüllerin kavuşamadığı gerçeğidir.
Gönle değer verirsen gönül kazanırsın. Yapılan çok küçük iyiliklerin bile unutulmadığı insan ilişkilerinde kazanılan gönüllerin de unutulmayacağını unutmamalısın.
Ben gönüllerinizi kazandığımı biliyorum. Emin olun ki siz de benim gönlümü sonsuza dek kazandınız. Yazdığım bu satırlar her ne kadar kifayetsiz kalsa da gönlümdeki gönüllerinizi anlatmaya çalıştı.
Sizler yaşamın ve yaşamımın en değerli parçalarısınız.
Sizler gönle huzur veren Kurtuluş İlköğretim Okulu öğrencilerisiniz.
Unutmamak ve unutulmamak adına en değerli kavram olan vefalı günlerde hatırlanmak için döküldü bu satırlar.
Ahmet Çaylar
Haziran 2008, Keşan/Edirne
“Kim konuşabiliyorsa insandır. Çünkü konuşma bilgelik, bilgelik konuşmadır.” Luther
MÖ 551-479 yılları arasında yaşamış olan Çin düşünürü Konfüçyüs;
“Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsaydınız yapacağınız ilk iş ne olurdu?” sorusuna şöyle cevap vererek dilin önemini çok güzel ifade eder:
“ Hiç kuşkusuz, dili gözden geçirmekle işe başlardım. Dil kusurlu olursa, sözcükler düşünceyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılamazsa, yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Ödevler gereği gibi yapılamazsa, töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. İşte bunun içindir ki hiçbir şey dil kadar önemli değildir.”
Ayrıca, Konfüçyüs; “Dildeki anarşi sokaktaki anarşiden daha tehlikelidir.” diyerek bekli de günümüz toplumunda, günlük konuşma ve yazmadaki bozulmaları, istilâları belirtmek istemiştir. Görüyoruz ki dil, çağlar boyunca her zaman önemini korumuştur.
Türkçe, ana dili edinimi ve gelişimi dersi olduğu için öğrencilerin sağlıklı bir kişisel gelişim gösterip topluma uyum sağlayabilmesinde en önemli derstir. Türkçe, aynı zamanda öğrencinin Türkçe ve Türkiye Cumhuriyeti’ne olan bağlılığının sağlamlaştırıldığı, bu iki Cumhuriyetin ayrılmaz unsurları olan milli kültür, milli kimlik ve milli bilinç duygularının sağlam temeller üzerinde inşasının yapıldığı bir mihver derstir.
Türkçe, sadece bilgi ya da beceri dersi değil, hem bilgi hem de beceri dersidir. Sadece Türkçe ve edebiyat derslerinde değil, diğer tüm derslerde de Türkçenin üzerinde önemle durulması gerekir. Çünkü Türkçe, bir kimlik dersidir. Bu nedenle üzerinde düşünmemiz gereken nokta, bizler bu kimliği çocuklarımıza nasıl ve hangi bilinç düzeyinde verebiliyoruz, aşılayabiliyoruz sorusudur.
Bir dili “biliyorum” diyebilmek ve “öğretebilmek” için öncelikle o dilin dört temel beceri alanına hâkim olmak gerekir. Bunlar; okuma, yazma, dinleme ve konuşmadır.
Okuma ve dinleme sayesinde anlar; yazma ve konuşma sayesinde de anlatırız. Anlatabilme becerimiz anlayabilme becerimizle doğru orantılıdır. Bu dört unsurun yanına beşinci olarak da dil bilgisi kurallarına hâkimiyeti ve kullanabilmeyi koyarız.
Anlayabilirsek anlatabiliriz. Anlatabildiğimiz şeyleri de anlamışız demektir. Okuma ve yazma olmadan da bu karşılıklı etkileşime girmemiz mümkün değildir. Toplum olarak tamama yakın okur ve yazarız. Ancak hangi anlamda okuruz ve yazarız? Dolayısıyla da okumayan ve yazmayan bir toplum ne kadar anlayabilir veya yazabilir? Cevabının araştırılması gereken bir diğer nokta da budur.
Öğrencilerin “yarış atı” olarak görüldüğü, “eleştirel düşünme”den uzak, ezberci bir anlayışla dilin dört temel becerisine hâkim olması beklenebilir mi? Dil kullanımı bozuk radyo ve televizyon programlarını seyreden çocuklar ne kadar diline hâkim olur, onu sever ve saygı duyar? Kitap, gazete, dergi okumayan anne babaların çocukları, dilin toplum hayatındaki yeri ve önemi ile bağımsızlık arasındaki ilişkiyi ne kadar anlayabilir? Bu anne ve babalar, çocuklarını, geleceğin bekçisi, geçmişin öğreticisi ve geleceğin kurucusu nasıl yapar?
Burada bizlere düşen en önemli görev, bilinçli olma mecburiyetidir. Bilinçli toplum bilinçli bireylerden oluşur. Toplumu oluşturan bireyler önce ailede daha sonra okulda sistemli olarak eğitim ve öğretim faaliyetlerine tâbi tutulurlar. Bu bağlamda geçen süre kültür temellerin atıldığı dönem olarak çok önemlidir. Ancak unutmamak gerekir ki en önemli dönem aile ile birlikte geçen süredir.
Bu dönemde çocuğun karşılaştığı her türlü ürün, faaliyet, davranış çocukta geleceğe yönelik olarak izler bırakır. Bu izler zamanla onun kişiliğini oluşturarak toplum içindeki yerini ve davranışlarını belirler.
Televizyon programlarının içeriğine baktığımız zaman “eğiticilik” niteliğinin hemen hemen hiç düşünülmediği, niceliksel değerlerin ön planda tutulduğu görülür. Bunun neticesinde de toplumda başkalarını özenen, kişisel gelişimini tamamlayamamış, kaba kuvveti kullanabilmeyi güçlü olmak olarak tanımlayan gençler yetişmektedir. Tüm bu görünenler ışığında Türkçe dersinin yeri nedir?
Türkçe dersi başta “seçici” olmayı öğretmelidir. Türk ve dünya edebiyatının seçkin örnekleriyle öğrencinin tanışmasını sağlayarak klasik eserlerden zevk almayı öğretmelidir. Okumayı alışkanlık haline getirmelidir. Dilde kaliteyi yaşatarak bu kaliteyi hayatımızın her alanına katabilmeyi öğretmelidir. Peki, bu nasıl olur? Başka bir önemli soru da budur. İlk önce nitelikli eğitimle nitelikli öğretmenler yetiştirilmelidir. Şöyle bir benzetme yapılabilir: Öğretmen, yönetmen; öğrenci ise oyuncudur. Kaliteli yönetmen olmadan kaliteli oyun ve oyuncu olmaz.
Bir diğer sorun da hangi kimlik sorusudur. Türklük mü Türkiyelilik mi? Alt kimlik mi üst kimlik mi? Türkiye’de gerçek anlamda kimlik sorunu olduğunu düşünmüyorum. Atatürk, “Türk Milleti” derken “ırk” olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranları belirtmemiştir. İşte burada Türkçe dersi öğrenciye birey olarak Türk milletinin bölünmez bir parçası olduğunu, tek bir kimliğinin olduğunu aşılayan derstir.
Türkçe, bizi biz yapan değerlerin dersidir. Türkçe, Atatürkçülüğün dersidir. Türkçe, varlığımızın adı, geleceğimizin teminatıdır. Unutmamak gerekir ki Türkçe olmadan ne Türk yurdu olur ne de Türk adı kalır.
“ Biz insanları kelimelerle yönetiriz.” Disraeli
Ahmet Çaylar

Gözlem, bir kişinin diğer bir kişi veya olay hakkında, duyu organları yolu ile bilgi edinme yoludur (Atılgan ve Diğerleri, 2006:178). Gözlem yöntemini daha geniş bir ifadeyle “gezi, gözlem ve inceleme” olarak adlandırmamız daha uygun olacaktır.
Türkçe dersi sadece bilgi dersi değil, aynı zamanda beceri dersi olduğu için gözlem, Türkçe dersinde sık kullanılan bir yöntemdir. Her iki programda da öğretmenler tarafından kullanılabilirliği yüksektir. Değerlendirmede ölçme araçları, tarafsız olma açısından önemlidir. Gözlem tekniği, 1981 programında çoğunlukla sistemsiz olarak uygulandığı için tarafsızlığı tartışılır. Ancak 2005 programında, gözlemde kullanılan formların değerlendirmenin güvenirliğini artıracağı düşünülmektedir.
1981 programında gözlem tekniği, öğrencilerin ders içi ve ders dışındaki davranışlarını esas alarak kullanılmakta olup “sözlü notu” ve “davranış notu”nun verilmesinde değerlendirilmektedir. 2005 programında ise sözlü notu yerine “ders içi performans değerlendirme” konulmuştur. Büyük oranda sözlü notu ile ders içi performans değerlendirmesi örtüşmektedir. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki kırtasiye işleri öğretmen için ek zahmet getirecektir. Bu nedenle öğretmenlerin formları kullanmasında katı kurallar olmamalıdır. Ayrıca formların içeriği de öğretmenin gerekli değişikleri yapmasına imkân vermelidir. Çünkü programlar ülke geneli için hazırlanmaktadır. Ülkemizin coğrafi-sosyal-ekonomik ve eğitim durumunu göz önünde bulundurduğumuz zaman, gözlem kıstaslarının değişmesi çok normaldir.
2005 programında, Türkçe dersinde öğretmenler, öğrenciler hakkında ayrıntılı, kapsamlı ve uzun bir sürece dayalı olarak, doğru ve çabuk bilgiler sağlamak ve öğrencilerin sınıf içi katılımlarını ne derece kazandıkları hakkında bilgiler elde etmek için doğrudan gözlem yöntemini kullanabilecekleri belirtilir(Türkçe Programı, 2006:210). Bu bağlamda 2005 Türkçe programında öğretmenlerin gözlemlerini değerlendirebilmeleri için kendilerinin gözlem formu oluşturabileceği, programda verilen gözlem formları, kontrol listeleri ve dereceli puanlama anahtarını uygulayabilecekleri belirtilir.
Gözlemler, öğrenciler hakkında doğru ve çabuk bilgi edinilmesini sağlar. Öğretmen öğrencilerin (Türkçe Programı, 2005:329);
· Metinde geçen olaylar, şahıs ve varlık kadrosu, yer ve zamanla ilgili sınıf içi tartışmalara katılımlarını
· Grup çalışmalarına ve tartışmalara katılımlarını
· Dinleme, okuma, konuşma, yazma becerilerini uygulamalarını gözlemler.
Öğretmenin yapacağı gözlemde dikkat etmesi gereken noktalar da vardır. Her yöntem ve tekniğin olduğu gibi gözlemin de artıları ve eksileri vardır. Öğretmen öncelikle gözlemi yaparken tarafsız olmalıdır. Ayrıca gözlemin amacını, ölçütlerini önceden belirlemelidir. Aksi durumda gözlem amacından uzaklaşabilir. Gözlemi yapan öğretmen gözlem sırasında önceden geliştirmiş olduğu ya da önceden geliştirilen gözlem formları, kontrol listeleri ve dereceli puanlama anahtarını hazırda bulundurmalı ve gözlem sırasında notlar almalıdır. Öğretmen kendi açısından gözlem formlarını incelediğinde bir daha değinilmesi gereken kazanımları görebilmektedir (Türkçe Programı, 2006:210).
Gözlemlerde kaydedilebilen kendiliğinden davranışların her zaman karşımıza çıkması mümkün olamamaktadır. Bu durum gözlem tekniği için bir dezavantaj olarak belirtilmektedir(Atılgan ve Diğerleri, 2006:179). Olumsuz yanını ise şöyle belirtebiliriz (Kahraman ve Diğerleri, 2004:27);
· Zamanı boşa harcamamaya dikkat edilmeli,
· Yeterince önlem alınmazsa disiplini sağlamak zorlaşır.
· Katılımın gereğinden çok olması durumunda gerekli verim alınamaz
1981 programında değerlendirmede esas olan düşünce “sonuç”tur. Ancak 2005 programında ise daha çok “süreç” önemlidir. Bu nedenle gözlem tekniği 2005 programında daha çok önem kazanmıştır. Gözlem, öğrencinin gelişim sürecinin takibini yapmaya ve öğrenci hakkında daha sağlıklı karar vermeye yardımcı olacaktır.
Derslerde değerlendirmeye azami önem gösterilmelidir. Çünkü bir eğitim öğretim yılında, öğrencinin gelişimine dikkat ederek hem eğitim hem öğretim yapılır. “Eğitim”in yapılıp yapılmadığının sonuçları da “gözlem”le daha iyi görülecektir.
Ahmet Çaylar
Kaynakça
1. Yard. Doç. Dr. Hakan Atılgan, Dr. Adnan Kan, Dr. Nuri Doğan; Eğitimde Ölçme ve Değerlendirme, Anı Yayınları, 2006, Ankara
2. Mehmet Kahraman, Aziz Kılınç, Musa Şenol, Anadolu Yayıncılık, Mart 2004
3. 2005 İlköğretim Türkçe Dersi Öğretim Programı ve Kılavuzu (6.7.8. sınıflar), MEB, 2006 Ankara
4. 1981 Türkçe – Yazı Programı 6-7-8, Milli Eğitim Basımevi, 2000, Ankara
« Önceki ::